İnanç ve tefekkür · 2
Göklerden gelen rahmet
Bir damlanın geldiği yeri düşünmek.
Suyun 4,5 milyar yıllık yolculuğu bir yana, su döngüsünü hiç bu kadar net idrak etmemiştim.
Su moleküllerinin neredeyse "kapalı" bir sistemde sürekli dönmeleri, dünyanın başlangıcından — hatta çok büyük bir ihtimalle ondan da öncelerden — beri var olması ve biz yok olduktan sonra da var olacağı, ilahi gücün bir kanıtı gibi geliyor bana.
Daha derin düşünürsem, benim parçalarımda sadece bir dinozorun bedeninde olan bir su molekülü değil, kimbilir hangi hayatların, Himalaya'da Moğol hanedanında yaşayan bir çobanın bedeninden, Mısır'da Kleopatra döneminde bir tapınak rahibesinin kanından, devasa bir mamut ağacının köklerinden, okyanusların diplerinden geçen yolculuklarından taa senin, benim bedenime.
Yoksa biz suyu tertemiz, pak mı sanıyorduk? İçtiğimiz su, oluştuğumuz su, dünyadan da yaşlı bir sistemin içinde hep var. Hey insanoğlu, daha anlamadık mı; bizler sadece gelip geçiciyiz.
Biz bir bütünün parçasıyız
Ve biz bir bütünün parçasıyız — çok daha farklı bir boyut almaya başlıyor. Sen, ben, onlar; hepimiz dünyada sürekli devir daim yapan moleküllerden oluşan, gelip dönüşen ve giden bir organizmayız.

Dünyada sadece bir misafir olduğumuzu ne kadar çabuk unutuyoruz. Oysa sıradan gördüğümüz bir su tanesi bile bize Allah'ın kudretini tüm muhteşemliğiyle göstermiyor mu?
Su gerçekten nereden geldi? Belki bilim bize bunu bir zaman tamamen açıklayacaktır; yine de hakikati değiştirmeyen bir gerçek şudur ki: su Allah'ın biz kullarına sunduğu bir rahmettir.
Ve Kur'an dikkat çekici biçimde suyu yalnızca fiziksel bir madde gibi anlatmıyor. Onu bir rahmet, bir hayat taşıyıcısı, bazen de bir ayet (işaret) olarak sunuyor.
“İnkâr edenler (bu ilmin insanlığa sunduğu verileri dürbün yapıp, akıl gözüyle baktıklarında, evrenin yaratılışının ilk evresinde) göklerle yer bitişikken, bizim onları (büyük patlamayla birbirinden) ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmediler mi? (Âlemin yaratılışı, her biri bir âlem olan canlıların yaratılışında da devam eden bir modellemedir. Tek'ten çoğa, Bir'den bütüne, Vahdet'ten kesrete doğru olan bu yaratma modelinin; spermden insana, yumurtadan tavuğa, çekirdekten ağaca şeklinde bütün canlılarda geçerli ve taklidi imkânsız olan bir imza olduğunu görüp de) Hâlâ inanmayacaklar mı?”
Hele ki şimdi bilimin bize sunduğu açıklamalar insanı hayrete düşürüyor. Nasıl ki bir eser, onu yapanın ruhunu ve imzasını taşıyor ve onu anlatıyorsa, yüce Rabbimizin eseri olan dünyada sadece bir su tanesi bile onun ne kadar yüce ve akları zorlayan bir güce sahip olduğunu gösteriyor.
Yâ Bedî', yâ Hakîm, yâ Musavvir — senin rahmetin ve bereketin sonsuzdur.
“Ayrıca (yarattığımız bütün canlıların suya ihtiyacı olduğunu bildiğimiz için, takdir ettiğimiz bir) ölçüye göre gökten yağmur yağdırdık ve onun yeryüzünde (göl, akarsu, yeraltı suları gibi doğal depolarda) birikmesini sağladık. Ve hiç kuşkusuz (insan için bazı nimetlerin kıymetini bilme, yokluğunu yaşamaya bağlı olduğu için) Biz (kıymet bilsinler diye, bütün bu su kaynaklarını kurutarak) onu (azaltma veya tamamen) yok etme gücüne de sahibiz.”
Ölçü üzerine tefekkür
"Bir ölçüye göre" tabiri ne kadar düşündürücü. Dünya'nın %97,5'i su olmasına rağmen bunun sadece %2,5'i içilebilir tatlı su ve bunun büyük bir kısmı da buzullardadır. (Bunun için Dünya'nın Suları bölümü altında "Suların dağılımı — Buzullar"ı daha detaylı inceleyebilirsiniz.) Yüce Rabbimiz suyun dağıtımında bile sonsuz hikmetiyle bir ölçü kullanmış.
Bugün biliyoruz ki Dünya'daki su dengesi son derece hassastır.
- Atmosfer biraz farklı olsaydı…
- Yerçekimi biraz değişseydi…
- Dünya Güneş'e biraz daha yakın ya da uzak olsaydı…
Suyun sıvı hâlde kalması mümkün olmayabilirdi. Belki okyanuslar oluşmayacaktı. Belki yağmur hiç yağmayacaktı. Belki hayat hiç başlamayacaktı.
Kur'an'ın "ölçü" vurgusu, insanı sadece inanmaya değil, incelemeye de çağırıyor. Cevaplarla karşılaştıkça insanın hayreti ve tevazuu artıyor.
“Rüzgârları rahmetinin (tecellisi olan yağmurların) önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. O rüzgârlar ağır bulutları yüklenince, o bulutları (bitkisi kuru, toprağı) ölü (gibi olan) bir beldeye sevk ederiz. Oraya suyu indirir ve onunla türlü türlü (bitkilerden, farklı farklı) meyveler çıkarırız. (Peygamberler de O'nun rahmetinin müjdesidir. Peygamberler bulut olur, vahiy yağmur olur, iman edenler de o vahiyle sulanan zeminin meyveleri olur.) İşte (Biz maddî-manevî) ölüleri de böyle diriltiriz. Herhalde bundan ibret alırsınız.”
Su can demek, hayat demek
Allah'ın rahmeti olan su bize ne kadar da çok şey anlatıyor aslında. Su can demek, hayat demek, rahmet demek. Ve henüz bilmediğimiz, kim bilir ne kadar çok gizemi vardır.
Kur'an'da su sık sık yeniden diriliş metaforuyla birlikte anılması da ne kadar derin noktalara götürüyor insanı.
Nasıl ki kurumuş toprağa yağmur düştükten sonra canlanır ve hayat yeniden başlar. İnsan da suyla kendisini her daim temizleyerek canlanıp hayat bulma şansına sahip. Her namazdan önce alınan abdestin amacı olduğu gibi.

Suyun ayetleri belki insanı da anlatıyor
İnsanın bazen iç dünyasının da kuru ve "cansız" olması gibi. Ve bazen tek bir damla rahmet, bir hayatı, bir bilinci ve bir imanı yeniden yeşertir.
Bundan sonra su içerken neden besmeleyle içmenin, neden suyu israf etmemenin önemli olduğunu daha çok anlıyorum. Su deyip geçmemeliyiz; aslında her damlada bir farkındalık var — görmesini bilene.
Tefekkür notu
Bir sonraki su içişinizde acele etmeyin. Bir an durun ve düşünün:
Bu damla, belki bir dinozorun nefesinden, belki bir peygamberin abdest suyundan, belki bir okyanusun derinliklerinden geldi. Ve şimdi, beni besliyor. Ne büyük bir rahmet.
